Anayasamıza göre bir yargıç bir hükme varırken yaptığı zihinsel hazırlıkta anayasaya, yasaya, hukuka, dolayısıyla uluslar arası insan hakları sözleşmesine uygun bir düşünceye varmış olacaktır. Bu çerçeve içinde oluşan karar pek tabii yargıcın o güne kadar geliştirip oluşturduğu adalet duygusuyla bir şekil alacak, bu çerçevede verilen karar da genel olarak her zaman Yüce Yargıtay’ca onanacaktır. Verdiği serbest bırakılma ara kararı ile toplumun tepkisini çeken TACİZ davasına bakan mahkemece de bu esaslar dairesinde bir nihai karar çıkacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Ancak, ben çocuk mahkemelerinde edindiğim 11 yıllık tecrübeye dayanarak söylemek zorundayım ki, mahkemeler tarafından verilen kararlarda genel olarak Anayasa, yasa, hukuk kısmen de Uluslar arası İnsan hakları sözleşmesi göz önünde tutulurken yargılamanın bir tarafı olan çocuğun bulunduğu mahkemelerde dahi Uluslar arası Çocuk Hakları Sözleşmesi daima göz ardı edilmektedir.
Çocukların gelişmeleri ve esenlikleri için gerekli özel güvence ve koruma, bireysel bir yaşantı sürdürebilmeleri için bizlere düşen hazırlıkları ve onların bu yöndeki özel bir ilgiye olan haklarını içeren Çocuk Hakları Sözleşmesinin 3. maddesi: “Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir” der.
Bu madde bize çocuğun ister sanık ister kıygın olsun yargılanmakta olduğu mahkemede onun Yüksek Yararı ne ise onun ön planda tutulacağına işaret eder; Buna göre çocuk daima birinci önceliğe sahip olacaktır. Anayasamızca da 1994 yılında çekince ile onaylamış bulunduğumuz Çocuk Hakları Sözleşmesi bir iç hukuk normu haline gelip doğrudan uygulanma niteliği kazanmış bir sözleşme olmasına karşın bugün hala verilen kararlarda esas alınmamaktadır. Oysa mahkemeler ister suçlu ister kıygın olsun, çocuk söz konusu olduğunda, bağlı olduğu hukuki esaslar sıralamasında bu sözleşmeyi diğerlerinin gölgesinde bırakmayacak hatta onu diğerlerinin başına yerleştirecektir.
Sanığın Adli Tıp Raporu doğrultusunda serbest bırakılması kararının toplumda tepki alması da yalnızca verilen kararda 14 yaşını tamamlamamış bir kız çocuğunun Çocuk Hakları Sözleşmesince hüküm altına alınmış olan Yüksek Yararına aykırı biçimde düzenlenmiş bir karar olmasından kaynaklanmaktadır.
Genel hukuk ilkesine göre sanık her zaman şüpheden yararlansa da, sanık ya da kıygın çocuğun Yüksek Yararı bu ilkenin de önünde geleceğinden, yargıç tarafından verilecek çok incelikli böylesi ara kararların toplumun bağrında yara açmayacak nitelikte olması gerekecektir.
Bu ara karar, İnsan Hakları Sözleşmesine ve ondan doğan Çocuk Hakları Sözleşmesine aykırıdır. Kararda Çocuğun yüksek yararı esas alınmamış, göz ardı edilmiştir. Bu itibarla toplumun Yüksek Yararı da bundan yara almıştır. Hiç şüphe yok ki, toplumun büyük bir kesimi bu kararla infiale kapılmıştır. Çocuk Mahkemelerinde görevli olduğum yıllarda konuyla ilgili duyduğum bu türden sıkıntıları hiç istemesem de bu sebeple 6 Kasım Çarşamba günlü Radikal gazetesinde yayınlamış bulunuyorum. Söylemek istediğim, mahkeme kararlarında Anayasaya, yasaya, hukuka, İnsan Haklarına bağlılık yanında, çocukların söz konusu olduğu yargılamalarda, Çocuk Koruma Kanunundan da önce Çocuk Hakları Sözleşmesi esas alınmalı ve kararlar bu doğrultu da çıkmalıdır. Yargıcın vicdanının toplumdan ayrı olmaması, ondan ayrı teşekkül ettirilmemesi yargıyı daha az eleştirilir kılacaktır.
Umran Sölez Tan
İstanbul Emekli Ceza Yargıcı

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder