Bugün polise taş atan çocuklarla dün büyük kentlerde gaspa karışan çocukların bir ölçüde aynı demografik yapıya sahip oldukları mahkeme dosyalarından açıkça görülür. Devletimiz dün olduğu gibi bugün de onları çağdaş anlamda görme görevini yerine getirmemektedir. Ve Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi"ne göre tüm bu olup bitenlerden yalnızca devlet sorumlu
Gazetelerde ‘Polise taş Atan Çocuklar’ ya da ‘İki yılda, 1588 çocuğun, terör örgütüne üye olmak suçundan yargıyla karşı karşıya kaldığı’ haberlerini okuyan ya da televizyonlardaki bu taşlı görüntüleri izleyen ülkemin insanları tam olarak ne duyumsar bilemiyorum ama, çoğumuzun bir karamsarlığa kapıldıklarından hiç kuşku duymuyorum.
Ancak, gazetelerin bunları haber yapması, bu çocuklarımızın Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılanmasını engellemek için TBMM düzeyinde girişimlerde bulunulması, bize neler ifade etmelidir bilemiyorum.
Üstelik polislerimizin bu çocuklara ayakkabı alması, oyuncak dağıtması, konser düzenlemesi vb. gibi yardım ve girişimlerde bulundukları haberlerini okuduğumuzda da bunlardan ne beklemeli ne umut etmeliyiz bunu da bilemiyorum.
Bir soru
Ama, tam burada bir soru sormak istiyorum: Polislerimizin, bu tür yardımlarda bulunarak onların kazanılmalarına yönelik çabaları birincil görevleri midir? İşin en acı belki de komik yanı bunlara bir önlem gözüyle bakılabilir mi? Ve tüm bu girişim ve yardımlar Türkiye’de çocukların Çocuk Hakları Sözleşmesi kapsamında görüldüğünün, duyulduğunun, önemsendiğinin ifadesi sayılabilir mi?
Çocuk Ceza Hukuku içinde çocukların bu eylemleri ele alındığında haklarında ya ayakta iyileştirici bir önleme (eğitim yardımı gibi) ya da ‘yurt’ veya ‘koruyucu aile’ gibi kalıcı bir önleme karar vermek gerekecektir. Bu önlem kararlarından önce de altı aya yakın bir süre psikolog, psikiyatr,
öğretmen ve meslek yönlendiricisi tarafından gözleme tabi tutulacaklardır.
Şimdi sekiz yıldır uygulamasından uzak olduğum çocuk mahkemelerinde Çocuk Koruma Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle bu tür kararların verilip verilemediğini, karar verilebilse de uygulanabilip uygulanamadığını bilemiyorum. Bunca yaşadıklarımdan sonra buna ilişkin
bir umut gücünden de yoksunum. Ama, benim burada söylemek istediğim başka bir şey var; Bu çocukların eylemleri Terörle Mücadele Kanunu yerine çocuk ceza hukuku içinde ele alınacak olsa bile sorun çözülemeyecek, bu çabalar önceden olduğu gibi, yararsız kalacaktır.
Çünkü, burada üzerinde durulması gereken husus, bu çocukların hangi mahkemelerde yargılanmasının gerekeceğinin tespit edilmesinden çok, Türkiye’de çocukların çağdaş anlamda görülüp, duyulup, önemsenip önemsenmedikleridir. İşte sorun budur!..
Sadece ağır suç varsa
Otuz iki yıllık meslek yaşamımda çocuklarla ancak, ağır bir suç işledikleri koşulda ilgilenildiğini, bu ilginin yazılı ve görsel basında bir hafta 10 gün kadar sürdüğünü ve onların yeni ağır bir suç işledikleri ana kadar da bir daha anımsanmadıklarını gözlemledim.
Ve onların neden, niçin, suç işlediklerinin üzerinde durulmadığını, durulup gösterilecek olsa da, bunların umursanmadığını gördüm. Oysa olaylar üzerine çarşaf çarşaf, görsel görsel çığlık atmak yerine sebepleri üzerine yoğunlaşıp hep birlikte çözüm üretmemiz daha doğru olmaz mıydı?
Bir yanda gasp, yaralama, cinayet, hırsızlık, silahla yaralama, kız kaçırma, silahlı çete kurma, adam kaldırma, cinayete kalkışma, tecavüz ve son iki yılda ortaya çıkan polise taş atma suçlarına karışan çocuklarımız. Bir yanda bu küçücük yaşta onların sırtlarına bu denli ağır suçlar yükleyen biz yetişkinler.
Suç nedenlerini, namusa, aile içi kavgaya, arkadaşının işlediği suça ortak olmaya, ekonomik sıkıntılara, kendilerine küfür ve hakaret edilmesine bağlayan çocuklarımızın işledikleri savlanan bu suçların gerçek faili olup olmadıkları sorusunun, bugüne kadar tümümüzü kazanılması gerekir bir savaşa sokması gerekmez miydi?!..
Yargılamalarım boyunca çocukların masum olduklarını savundum. Genelde ekonomik yetersizlikler içindeki aileleri onlara yol göstermemiş, onlardan ne beklediklerini bir kez olsun söylememişti. Bu yüzden her biri gereksinimleri olan yeterli otoriteden yoksun çocuklar olmaları nedeniyle kazanılmaları da o kerte zor olmayan çocuklardı; yalnız bıraktığımız çocuklar!.. İşte, bu yüzden devletleri hiç olmazsa bu aşamada daha da geç kalmadan onları gereksinimleri çerçevesinde kucaklamalı ve onun yüksek yararı çerçevesinde donanım sunmalıydı ama, mahkemeleri dün olduğu gibi bugün de bunları yerine getirmeye elverişli mahkemeler değildi. Bu yüzden onların bu mahkemeler de yargılanması da sorunu çözemiyordu. Önemsenme duygusundan yoksun bırakılmış bu çocukların içlerindeki o temiz yaşam kaynağının son iki yıldır terörle mücadele kapsamı içindeki suçlara dönüştürülmüş olması bizim büyük bir günah içinde olduğumuzun tanıtından başka ne olabilir?
Çağdaşlık gerekleri
Evet, devletimiz dün olduğu gibi bugün de onları çağdaş anlamda görme görevini yerine getirmemektedir. Ve uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre de tüm bu olup bitenlerden yalnızca devlet sorumludur:Devlet, onların bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâksal ve toplumsal gelişmesini sağlayıp yeterli bir yaşam standardına kavuşmasını temin etmemiştir. Devlet onların en doğal gereksinimi olan beslenmesiyle, giyinmesiyle, barınmasıyla ilgilenip ona maddi yardım ve destek programı uygulamamıştır; yarını için ona hiçbir vaatte bulunmamaktadır.
Devlet onun dinlenme, boş zamanlarını değerlendirme, oynama ve yaşına uygun etkinliklerde bulunma ve kültürel ve sanatsal yaşama serbestçe katılma hakkını tanımayıp, bunun için ona en uygun ve eşit fırsatı sunmamıştır. Eğitimine, sağlığına veya gelişmesine zarar verebilecek her türlü tehlikelere karşı onu korumamıştır.
Bugün polise taş atan çocuklarla dün İstanbul gibi büyük kentlerde gaspa karışan çocukların bir ölçüde aynı demografik yapıya sahip çocuklar oldukları mahkeme dosyalarından açıkça görülmektedir. Bu tespiti doğrulayan İstanbul Ticaret Odası’nın 2007 yılı araştırmasına göre de, bu çocukların içinde bulundukları ortamlarının onları suça itip Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılanıp, geleceklerinin karartılmasına neden olduğu anlaşılmaktadır.
Devlet ise, onların tıpkı dün gasp eylemlerinde kullanıldıklarında bir önlem almadığı gibi, bugün de kullanılmamaları için mümkün olan hiçbir önlemi almamakta, esenliğine zarar verebilecek her türlü sömürüye karşı onu koruma yükümlülüğünü yerine getirmemektedir.
Devlet onun yüksek yararı çerçevesinde ailesine yardımda bulunarak tüm bu olanların önüne geçmeye çalışacak iken onları cezalandırmayı düşünecek kadar soruna yabancı kalmaktadır. Ve gençlik- delikanlılık dönemindeki bu çocuğun içindeki taşkın yaşam kaynağı birileri tarafından görülüp kötüye kullanılırken seyre devam edilmektedir.
Keşke, çocukların Çocuk Hakları Sözleşmesinden doğan özel ilgi ve yardım görme hakları ile ilgili bir girişim son DOĞU VE GÜNEYDOĞU gezileriyle başlatılmış olsaydı!.. Keşke, bu çocukların da ana-babası olduğumuz çocuklarımız kadar önemli çocuklarımız oldukları ve onlara gereksinimleri olan her türlü yardımın ivedi yapılacağı orada duyurulabilseydi.
Çocuklarımız anne ve babalarının bakım ve sorumluluğu altında sevgi ve güven içinde yetiştirilmelidir. Kardeş sayıları fazla olan bu çocukların ailelerine yeterli yardımı ancak Devlet yapabilir.
Türkiye’de 1995 yılında yürürlüğe konulan Çocuk Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmenin ruhunu oluşturan çocukların görülme, duyulma ve önemsenmeleri daha fazla gecikilmeden ciddiye alınmalıdır.
Çocuklar, görmezden gelinmeyecek kadar önemlidirler.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder